Tebrikler: Bir Tatil Kazandınız!




'Hayat bir tatildir' dedi Kevser. Yüzüme net bir biçimde bakıyordu her zamanki gibi. Devam etti: 'Burası bir tatil yeri. Keyfini çıkarsana'.


Donmuştum. Kendime zulüm ediyordum. En korkunç diktatörden beter bir zulümdü bu. Yaşamı kendime zindan ediyordum. İşin komik tarafı da yarattığım katlanılmazlık karanlığının içerisinde de mutluluğu arayıp duruyordum. Mutluluğu ucundan kıyısından görmüştüm. Onun bende bir yerlerde olduğunu biliyordum ve mutluluğun hayatın tek gerçek hakikati olduğunun da farkındaydım; ama bir duvar vardı. Bir türlü tam olarak o noktaya ulaşmamı engelleyen bir duvar.


Bir anda duyduğum işte bu cümle ile idrak ettim: yaşamanın kuralları olarak benimsemiş olduğum her ne varsa beni hayatın keyfini almaktan alıkoyuyordu. Hayatta kalmanın temel prensipleri olarak benimsediğim bu kodların hepsi yazılı birer kitabe gibiydi. Kanun sanki. O kadar sert kanunlardı ki benim öz benliğime ters düşse de, zamana ve durumlara uygun olmasa da, yaşamıma ket vursa da uygulanması gereken kurallar bütünlüğü. Durum o kadar saçma bir boyuta ulaşmıştı ki 'zorundayım' fiili neredeyse her cümlemin sonundaydı. Mesela: 'duş almak zorundayım' . Duş alayım da neden zorundayım? Uykum yokken, uyumak zorundayım. Evi temizlemek zorundayım. Zorundayım da zorundayım... Aslına bakarsanız. Hiç bir şeyin zorunda değilim. Hiç kimse hiç bir şeyin zorunda değil ki.


Sanki o dikte edilmiş durumu yapmazsam başıma geleceklerin altından kalkamazmışım gibi bir duygu var altında. Her hangi bir durum söz konusu olduğunda -özellikle de bu olumsuz görünen bir durum ise- kendimi olanlardan suçlu hissedecekmişim; herkesin hayatını mahvedecekmişim gibi bir duygu bu. Özetle aslında: seçimlerimin sorumluluğunu, hayatımın sorumluluğunu alma gücünü kendime layık görmemek bu. Ve işte bu kendimize yaptığımız en büyük haksızlık: hayatı yaşamayı kendimize layık görmemek.


Bu konuşmadan kısa bir süre sonra bir arkadaşımla yazışırken daha net farkettim insanın kendine yaşamı nasıl da hak görmediğini; kendi gücünü yadsıdığını. 'Katlanmak gerek' diyordu ve ısrar ediyordu. Neye katlanmak gerekiyordu? Seçimlerimize mi? Katlanarak ceza mı çekiyorduk; kefaret mi ödüyorduk? Yazışmanın öyle bir tınısı vardı ki sanki tüm seçimleri bizler yapmıyormuşuz gibi. Sanki başkaları bize zorla yaptırıyormuş gibi. O anda katlanması gerektiğini düşündüğü şeyleri bıraksa mutlu olacak da biri ya da birileri onu alıkoyuyormuş gibi. Nedir bu alıkoyan? Kim bu alıkoyan? Kendimizden başka bizi alıkoyan yok ki! Toplum kuralları, aile gelenekleri, ekonomi, politika bunların hepsi bahane. Hayatımızın sorumluluğunu tam anlamıyla almaktan kaçtığımız sürece hep bu bahanelerin ardına saklanırız ve büyük resmi hep ama hep kaçırırız. Ufka bakmak ve tüm hayatı içimize doya doya çekmek yerine kendi önümüzdeki minik bahanelerden oyuncaklarla zamanımızı geçiririz. Sonra dönüp baktığımızda görürüz sonsuz olasılıkları; ama işte o zaman 'an' geçmiş olur.


Yaşam bir bilgisayar oyunu gibidir: oyuna başlarken hedefi biliriz; ama oyunu nasıl oynayacağımızı tam olarak bilemeyiz. Bu yüzden de oyunun başlangıcında bize verilenle yetiniriz. Yani dünyaya geldiğimizde hayatta kalmanın ilk kurallarını atalarımızdan, ailemiz ve içine doğduğumuz çevremizden öğreniriz. Sonra oyun ilerler ve işlerin rengi değişir. Artık o kurallar bizlere uymuyordur; büyümüş ve gelişmişizdir. Hayat oyunu üzerinde ilerlerken bir çok can kazanmışızdır; bir takım kesitirme yolları keşfetmişizdir. Yani artık hayatta kalabilecek fiziksel ve ruhsal tüm güce sahibizdir. Temeldeki bilgiler ve kuralların büyük bir çoğunluğu zaman içersinde önemlerini yitirirler ve biz onlara tutunursak oyunun tek bir seviyesinde takılı kalırız. Bir adım ileriye gidemez; sonunda sıkılır, mutsuz olur ve oyunu bırakırız. Yaşarken ölmek de bu'dur işte. Büyüdüğümüzü, güçlü olduğumuzu görmezden gelip o eski kalıplarla bir çocuk misali hayatı sürdürmeye çalışmak. Yemek yapmak zorunda olduğun için yapmak; evlenmek zorunda olduğumuz için evlenmek; çocuk yapmak zorunda olduğumuz için çocuk sahibi olmak; çalışmak zorunda olduğumuz için çalışmak... Bu cümleler külfet içeriyorken: acıktığımız için yemek yapmak? hayatı birlikte eğlenerek yürütmek için evlenmek? hedeflerimizi gerçekleştirmek için çalışmak?


Gerçek güç, seçimlerini severek gereklerini yapmaktan geçiyor. Gerçek güç, hayatının sorumluluğunu severek almaktan geçiyor. Gerçek güç, bahaneler, suçlamalar ve politik oyunların ardına saklanmak yerine dimdik durup yeri geldiğinde kendimiz ve mutluluğumuz kucaklamaktan geçiyor.


Atölyede kırılan, dökülen, yolunda gitmeyen çok şey olur. Bahanler yoktur bu diyarda. Bazen son noktaya geldiğimizde bile kırılır. Yeni baştan başlarız. Aksi giden durumu çözüp devam ederiz. Büyük bir aşk ile hem de... Zorunda değilizdir; katlanmamız gerekmiyordur. Üretmeyeceksek o an, sonra devam ederiz. Aynı hayatta olduğu gibi. Tüm sorumluluğumuz bizimdir. Bize aittir her şey. Bizim zamanımızdır; bizim üretkenliğimizdir; bizim ruhumuzdur ve bu da mutluluğu doğrur. Hayat atölye gibidir. Bir işliktir. Aşk ile devam ettiğimiz; birilerinin

ya da bir düşüncenin boyunduruğundan uzakta bir tatil yeri.



54 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör